Empire Of The Sun : Walking On A Dream
güzel güzel.
izledim güzeldi baya. science fiction comedy kendileri. seviyorum şu ingilizleri. eğlencelik, tavsiyelik, gün sonu stres atmalık kıvamda.
“-f*cking hate sci-fi.”
“-science fiction!”
band of horses- our swords
mutsuz insanlar için mutlu şarkılar.
gibi.

bilmiyorum kaç kez izledim bu filmi. filmden alınacak çok şey var ama bugünlük şu doz yeterli galiba.
[06:44]:
“It’s like you come onto this planet with a crayon box.
Now, you may get the 8-pack,
you may get the 16-pack.
But it’s all in what you do with the crayons, the colors that you’re given.
Don’t worry about drawing within the lines or coloring outside the lines.
I say color outside the lines,
Color right off the page.
Don’t box me in.
We’re in motion to the ocean.”
the books’cuğumuzun böyle bir t-shirt ü var ki alırım ben bunu.
+
demişken ziyaret ediniz kaçmaz bu link
uzaysal işler
district 9 geliyor,
avatar geliyor,
moon geldi geliyor, (bowie amcanın oğlu yönetmen koltuğunda, meraklandırıyor.)
hugo awards dolu dolu,
sci-fi london’da g.o.r.a gösterildi(!), haha neyse güzel kısalar çıkmış,
sevdim ben bu ikibin dokuzu yine gelsin.
fiillerimizin önüne “az” sıfatı koymasak, koyanları uyarsak.
det vud bi nays.
diyip sonrasında ironi yaratsak.
“hiç birşey yapamasaydım yapmak için ressam olurdum heralde.”
hayatta olmak istediğim 3 şey vardı; bilgisayar mühendisi olmak, doktor olmak, piyanist olmak. hepside o kadar imkansızdı ki ressam oldum.
kaybedenler kulubündeyim o masada birçok yüz, beden var değiliz farkında saklanmışız burada bekliyoruz. gün batışını hatırlıyoruz, doğuşunu bekliyoruz. fonda morrissey söylüyor yıllar sonra the smiths ten r leri vurgulayarak. burası orası geçtiğin yer, varacağın yer kişi zaman hepsi burada burası kaybedenler kulubü kazananların olduğu yer. gel. başka hiç birşey önemli değil bir süre.
ps:o ev için.
iki ana dili olan bir tanıdığıma üç yıl sonra;
-sen düşünürken hangi dilde düşünüyorsun?
diye sordum aniden, sorunun üç yıl sonra gelmesini bırakın, bunun testini kendisine uygulama biçimimin “orada ne kadar çok kıyafet var desene, dur, hangi dilde düşündün?” şeklinde olması da eşit derecede kifayetsiz.
geceninilerleyensaatleri
gece, davul, türkü, bir adam, pencere, cümbüş, eğlence, gürültü, tahammülsüzlük, tartışma, bir kadın, sesler, kedi, siren, telefon, sessizlik, düşünce ve ben- bunca şeyin arasında nasıl uyunabilir?
“nöbetçi” oluyorduk eskiden, bunu hatırladım bugün. ne tuhafmış. yolda yanımdan geçen kızlardan biri nöbetçi oldum dedi, dönüp “a evet dimi nöbetçi oluyorduk eskiden” deyip cevap beklemeden yoluma devam etmek istedim. ama olmadı. -madem buraya kadar okudum bari olsaydı da bio layı olurdu. diyebilirsiniz.